Gazze ve Filistin konusunda Mavi Marmara gemisini anlatan Araştırmacı-Yazar Kayan, "Mavi Marmara Gemisi’ne binmek için Antalya’ya gittik. Kepez Kapalı Spor Salonu bekleme alanında Türkiye’nin her yerinden sivil toplum örgütleri, cemaatlerden, tarikatlardan gönüllü kültür teşekküllerinden gelenler vardı. Dünyanın 37 ülkesinden gelen gemi yolcuları vardı. Her dinden, gruptan, ideolojiden… Geminin hareket saatini beklerken Kayseri’den temsilci dostlar geldiler. Ali abinin 10 kişilik ekibi ile salonda buluştuk. Bana dedi ki bizimle gelen genç bir öğrencimiz var. Senin kitaplarını okumuş, tanışmak istiyor. Tanışmak için yanıma getirdi. Furkan ile tanışmam ilk o an oldu. Aldım kucakladım. Farklı bir sıcaklık hissettim. İlgimi çekti, içim ısındı. Sıkıca kucakladım, eğildim yüzüne baktım. Ama ben Furkan’ın yüzüne baktıkça, Furkan yüzünü eğdi. Önce anlam veremedim. Bu çocuk benimle neden yüz yüze gelmiyor. Biraz daha yüzüne bakınca şunu gördüm. Furkan, edebinden, hayasından, iffetinden başını kaldırıp da benimle göz göze gelmiyor. Şaşırdım. Yarabbi bu devirde böyle gençler de mi vardı? Tam da nesillerden ümidimizi kestiğimiz zamanda öyle birini karşıma çıkarıyorsun ki Yusuf yüzlü haya abidesi… Ben yüzüne bakıyorum. O yüzünü önüne eğiyor. Kur’an’ı Kerim’deki şu ayet aklıma geldi: Fetih Suresi, ayet 29: ‘Onların simalarındaki işaretleri secde izindendir.’ Herhalde ayetin işaret ettiği yüz bu yüz olsa gerek dedim. Furkan’ın anlında secde izini fark eder gibi oldum. O an bir ayet daha geldi aklıma: ‘Allah’ın boyası ile boyanınız. Boyası Allah’ın boyasından güzel olan kim vardır.’ Önceden bu ayeti tefsir etmekte zorlanıyordum. Yarabbi! Bir insan Allah’ın boyasıyla nasıl boyanabilir? Bu nasıl bir renktir? Ama Furkan’a dikkatlice bakınca herhalde Allah’ın boyasıyla boyanmak bu olsa gerek dedim.” 

Şaban Çelek, Millet Mahallesi Muhtar Adayı Şaban Çelek, Millet Mahallesi Muhtar Adayı

“Sanki bu çağın sahabesi” 

Allah’ın sanki bu çağın bir sahabesi olan bir genç ile kendisini karşılaştırdığını kaydeden Kayan, sözlerine şöyle devam etti: “Geminin hareket saati geldi. Gemiye bindik. Akdeniz sularında seyrediyoruz. Zaman zaman gözlerim Furkan’ı arıyor. Furkan’ı her gördüğümde dalgın, durgun, üzgün ama olgun bir hali var. Sanki bu dünya ile ilişkisini bitirmiş gibi, dalıp dalıp gidiyor. Uzaktan seyrediyorum. Yaşının üzerinde bir büyüklük, bir olgunluk hali var. Ama geminin neresinde bir iş var, Furkan orada… Bazen bakıyorum, elinde süpürge, gemiyi temizliyor. Gemide herkes kendisinden yaşça büyük olduğu için herkesin hizmetinde koşuşturuyor. Bu çocuk faklı diyorum. Gözlerimle sürekli takip ediyorum. Gemide de öyle bir kardeşlik havası var ki, Evrensel kardeşliğin tadını o gemide yaşadım. Hayatımın en güzel namazlarını o gemide kıldım. Huşu ile namaz nedir diye hep düşünürdüm. Namaz Platformu’nda huşu ile namazı anlatmaya çalışırdım. Dilim dolanırdı ve bir türlü doğru cümleler kuramazdım. Ama o gemide Allah bizlere huşu içerisinde namaz kılmayı nasip etti.” 

Kayan, daha sonra İsrail’in saldırı anını anlattı. Saldırı sırasında Furkan’ın Kayseri’den getirdiği kamerayla birlikte güverteye çıktığını belirten Kayan, Furkan’ın şehadet anını ise şöyle anlattı: “Furkan, İsrail zulmünü görüntüleyip, dünya kamuoyunu bilgilendirmek istiyor. Güverteye çıkıp görüntü almaya başlayınca İsrail ilk kurşunu atıyor. Furkan ilk darbeyi alıyor. Olayın devamını güvertede olan Muammer Güneş bana şöyle anlattı: ‘Furkan yakınımdaydı. Yakın mesafedeydi. İlk kurşun darbesini aldı. Kamerasıyla beraber düştü, düşerken kucakladım. Göz göze geldik. Bana yönelip su dedi. Yanımda su yoktu. Furkan’a su vermek istedim. İsrail askerleri Furkan’la ilgilendiğimi görünce ikinci kurşunu da bana sıktılar. Kurşun sağ yanağımdan girdi, sol yanağımdan çıktı. Ben de diğer tarafa düştüm. Sonra İsrail askerleri Furkan’ı kucağımdan çekti. Furkan bu kez İngilizce ‘water’ dedi. Furkan’a tekrar bir kurşun sıktılar. Ardından yanımdan uzaklaştırdılar. Furkan’dan duyduğum son cümle şu oldu: 'Allah’ım şehadetimi kabul et.' Benim göremeyeceğim bir yere sürüklediler. Peş peşe yine kurşun sesleri duydum. Arkasından diğer şehitlerimiz, 54 tane yaralımız… Baktık ki yaralı sayımız artıyor. Can kaybı ve kan kaybı fazla olmasın diye bir saat sonra teslim olduk. 5 dakikada gemiyi ele geçiririz diyen İsrailliler 1 saat sonra gemiyi ele geçirebildiler. Elimizi kelepçelediler. Güneşin altında saatlerce süren bir yolculuk. O anki eziyet ve işkencenin detaylarını girmeyeceğim. 

Daha sonra Furkan Doğan’ın cebinden günlüklerini yazdığı bir bloknot çıktı. Bloknotta şunlar yazıyordu: ‘Şehadet şerbetine son saatler… Var mı daha güzel şey! Varsa o da sadece annemdir. Ama ondan bende emin değilim. İkisinin kıyası benim için çok zor. Şehadet mi, annem mi!' Önceleri bunun ne anlama geldiğini anlayamadım. Furkan şehit olurken son anda yaşadığı ikilem neyin nesiydi, çok merak ettim. Ta ki Kayseri’ye, Furkan Doğan’ın taziyesine geldim. Ahmet Hoca’dan (Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan) Furkan’ı dinledikten sonra o cümlelerin anlamını daha sonra idrak ettim.” 

“Furkan bilincinin yaygınlaşması için hepimiz görevliyiz” 

Kayan, ‘Esir düşerken eğer Türkiye’ye dönersem il il dolaşıp şehitlerimizi anlatacağım diye kendime söz verdim’ diyerek, Furkan ile ilgili gelen hiçbir teklifi geri çevirmemeye çalıştığını belirtti. ‘Furkan bilincinin yaygınlaşması için hepimiz görevliyiz’ diyen Kayan şunları söyledi: “Tüm dünya ve Türkiye ayaklanınca bizleri serbest bırakmak mecburiyetinde kaldılar. Tüm yaralılarımızı aldık, İstanbul havaalanına geldik. Havaalanına gelirken bütün İstanbul havaalanına doğru hareket etmiş. Türkiye’nin her yerinden gemi yolcularını taşımak için gelenler var. Kayseri’den Ahmet Doğan hocamız da Furkan’ın şehit olduğundan haberi yok. Furkan Kayseri’ye yalnız dönmesin diye, Furkan’ı karşılamak ve kucaklamak için gelmiş. Tüm yolcular indi. Furkan Doğan yok. Bir umutla hastaneye gitti, yaralıları tek tek ziyaret etti. Furkan yok! Gidebileceği tek yer var: morg. Morga gitmesi lazım, şehitler arasında Furkan’ı araması lazım. Ayakta zor duruyor Ahmet Doğan… Morga girdi ve Furkan Doğan’ın güzel bedeni ile karşılaştı. Ahmet Doğan morg’tan çıktıktan sonra daha dirayetli ve daha metanetliydi. Şunu söylüyordu: ‘Yavrumu gördüm. Rabbine yürürken yüzündeki gülümseme hâlâ duruyordu.’ Bu Rabbi ondan razı, o da Rabbinden razı demek. Allah öyle bir evladı hepimize nasip etsin. Şehitlerimizi aldık, Fatih Camii’ne gidiyoruz. Ahmet Hoca orada da bir cümle söyledi. O sözü hiç unutmuyorum: 'İnşallah bundan sonra Furkan’a layık bir baba olmaya çalışacağım.' Yeni bir çağ başlıyordu. Biz şu ana kadar şöyle ezberlemiştik; çocuklar anne ve babasına derdi ki: ‘Sana layık bir evlat olmaya çalışacağım.' Ama Furkan günleri başladı. 

‘Diriliş Nesli bu olsa gerek’ 

Mısır’da şehit düşen Esma’nın babası da Mavi Marmara Gemisi’nde bizimle birlikteydi. O da Esma şehit olduktan sonra şunu söylüyordu: ‘Sevgili kızım, değerli öğretmenim.’ Esma benim öğretmenim, diyordu. Üstad Sezai Karakoç’un Diriliş Nesli dediği bu olsa gerek. Mehmet Akif’in Asım’ın nesli dediği bu olsa gerek. Kur’an nesli dediğimiz bu olsa gerek. Karamsarlığa düşmeyelim diye Allah bize bir fırsat tanıdı. Bizlere bunu nasip etti. Biz gençlerimizi kendimize getiremedik. Gençler bizi kendimize getirdi.”  

Furkan’ın taziyesi için Kayseri’ye geldikten sonra Furkan Doğan’ın babası Ahmet Doğan ile tanışıklığını ve Doğan’dan dinlediklerini aktaran Kayan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bana Furkan’ı anlatır mısın dedim. Ben Furkan’a doymadım. Ahmet Doğan’a ilk sorum şu oldu: Furkan’a nasıl izin verdiniz? Bu geminin riskini biliyordunuz. Bu çocuğa nasıl izin verdiniz? dedim. 

Ahmet Hoca bana o gün şunu anlattı: ‘Furkan lise son sınıf öğrencisiydi. Okulun en başarılı öğrencisiydi. Üniversite sınavına girmiş sonuç bekliyordu. Bir gün çıkıp geldi. Mavi Marmara Gemisi ile Gazze’ye yardıma gitmek istiyorum dedi. Annesi ile uzun süre oturup istişare ettik. Aslında gitmesine gönlümüz razı değildi. Fakat Furkan’a hayır diyemedik. Çünkü 19 yıllık hayatımda bu çocuk hiçbir gün bize hayır demedi. 19 yıllık hayatımızda bu çocuk bizi hiç üzmemişti. Bu yaşa kadar bizi hiç üzmeyen ve bize hiç hayır demeyen bu çocuk bizden ilk defa bir istekte bulunuyor. Biz nasıl hayır diyecektik. Gönlümüz razı olmasa da dilimiz hayır demeye varmadı. İzin verdik, gitti. Gidiş o gidiş. Ahmet Hoca bunu anlatınca Furkan şehit olmadan önce yazdığı son cümle aklıma geldi: ‘Şehadet mi? Annem mi?’ O cümlenin sırrını o zaman çözdüm. Demek ki Furkan şehit olmadan önce annesi gözünün önüne geliyor: '19 yıllık hayatımda annemi hiç üzmedim, şehit olursam annemi üzmüş olur muyum? Ana yüreği dayanır mı? Ben cennete gittim, ya annemin cennetini riske sokarsam. Ya annem sabredemezse…' Kaygıya bakın. Furkan bireysel cennet hesapları yapmıyor. Furkan şunun hesabını yapıyor: Mesela sadece benim cennete girmem değil, ya anam diyor. Çünkü o cennetin anaların ayaklarının altında olduğunu biliyor. Ama Furkan’ın bilmediği bir şey var. Furkan zannetti ki şehit olunca sadece kendi annesi ağlayacak. Furkan nereden bilsin ki, şehit olduktan sonra 100 binlerce anne Furkan için gözyaşı dökecek, keşke bizim de Furkan Doğan gibi bir evladımız olsa diyecek. Furkan bunu bilemedi. Şehadet mi annem mi dedi? Şehadet mi anneler mi demeliydi. 

Ahmet Hoca’ya Furkan Doğan’ın İslami yaşantısını sordum. Ahmet Hoca bana şunu söyledi: ‘Hocam Furkan Doğan ile ilgili sadece bir şey söyleyeyim: Sabah ezan-ı Muhammedî okunurken Furkan da benimle birlikte sabah namazına kalkardı. Ben babası olarak abdest alır, evde namaz kılar, yatağa geçerdim. Furkan her sabah camiye gider, cemaatle namaz kılar, sonra eve dönerdi. ‘Yeter' dedim, 'başka bir şey anlatmaya gerek yok.' İşte o an Furkan ile karşılaştığımda alnında gördüğüm secde izinin nereden geldiğini anladım. Namaza bu kadar vurgun olana elbette Allah simasında secde izini nişan olarak nasip edecektir. Ama o sadece secde izi ile kalmadı. Alnından aldığı kurşunla şehadet izi ile secde izini birleştirdi. İki izle gülümseyerek Rabbine gitti. Daha sonra Furkan’ın arkadaşlarından, dostlarından Furkan ile ilgili bilgiler aldıkça dedim ki: Allah, günümüz gençliği örneksiz ve öndersiz kalmasın diye Furkan’ı seçmiş ve bu gençlere göstermiş. 

Şehitlik Furkan’ın çocukluk hayali! 

Kayan’ın Furkan hakkında verdiği bilgiler salonda duygusal anların da yaşamasına neden oldu. Kayan da anlatım sırasında gözyaşlarını tutmakta zorlanırken, Furkan hakkındaki konuşmasına Furkan’ın babası Ahmet Doğan’dan edindiği bilgiler çerçevesinde devam etti: “Yine Ahmet hocam anlattı. Annesi Furkan Doğan’ı hiç abdestsiz emzirmemiş ve emzirdiğinde de hep Yasin Suresi’ni okurmuş. Ne dersiniz, terbiye hangi yaşta başlıyor dersiniz. Çocuğun eğitimi nasıl işliyor.  

Furkan, yine lise yıllarında okurken bir gün eve geliyor. Anne ve babasından kaydını başka liseye nakletmelerini istiyor. Ahmet hoca diyor ki 'hiç sormadım yavrum neden okulunu değiştirmek istiyorsun. Eğer Furkan istiyorsa mutlaka haklı bir sebebi vardır diye düşündüm ve Furkan’ın kaydını o liseden alıp başka bir liseye kaydettim.' Aradan 3-5 ay geçti. Furkan’ın niye liseyi değiştirdiğini dolaylı yollardan başkasından öğreniyor. Lisede okurken, okuduğu sınıfta bir kız öğrenci Furkan’a arkadaşlık teklif ediyor. Önceleri Furkan, teneffüste sınıftan dışarı çıkmıyor. Kız, Furkan’ın peşini bırakmıyor. Kirli niyetlerle Furkan’a yaklaşmaya devam ediyor. Furkan, çareyi kaçmakta buluyor. Geçen yıl Furkan’ı bir imam hatipte anlattım. Tam bu noktaya geldim. Öğrencinin biri dayanamadı, ayağa kalktı. Dedi ki, ‘Demek ki bu dönemde de Yusuflar yaşıyor ha’. Aynen öyle dedim. Kur’an-ı Kerim’de Allah Hz. Yusuf’tan bahsederken, kadın kötü emellerle Yusuf’a koştu, gömleği arkadan yırtıldı. Furkan okulun kapısına koştu. Gömleği önden yırtılmasın diye. Diğer bir öğrenci dayanamadı, kalktı, şu tepkiyi verdi: ‘Hocam siz daha önce bize seminere geldiğinizde Mus'ab bin Umeyr’i anlatırdınız, biz şöyle düşünürdük: Mus’ab bize çok uzak. Biz kim? Mus’ab olmak kim? Ama şimdi Furkan’ı anlattığınızda Furkan içimizden biri… Bize çok yakın. Biz de Furkan olabiliriz’ dedi. 'Zaten ben de bunun için anlatıyorum' dedim… 

“Mahalledeki Yetim Çocuklara cebindeki harçlığın tamamını veriyordu” 

Furkan’ın taziyesinin olduğu gün de şöyle bir olay yaşanmış. Türkiye’nin her tarafından taziye için gelenler var. Taziye kalabalığı sokağa ve caddeye taşmış. Tam o sırada her hafta mahalleye süt dağıtmak için gelen yaşlı sütçü mahalleye geliyor. Aşırı kalabalığı görünce şaşırıyor. Bu kalabalık neyin nesi? diye soruyor. Yaşlı sütçü amcaya diyorlar ki: ‘Hani şu İsrail’in saldırdığı Mavi Marmara Gemisi var ya, işte o şehitlerden biri bu apartmanda oturuyordu. Onun taziyesi için buradayız. Caddeye asılmış olan Furkan’ın resmini gösterdiler. Yaşlı sütçü amca elindeki süt bidonlarını indirir. Resme dikkatle bakar. Birden; bu o çocuk, bu o çocuk der. Yanındakiler sorarlar, bu çocuğu tanıyor musun? Evet ben bu çocuğu tanıyorum der. Her hafta geldiğimde benim apartmana geliş saatim belli idi. Bu çocuk da benim geleceğim saati bilirdi. Ben gelmeden önce apartmanın dış kapısında beni karşılar ve bana şunu söylerdi: ‘Sen yorgunsun, yaşlısın, senin sütünü ben dağıtacağım' derdi. Yaşlı adam çocuğunu kaybetmiş gibi ağlamaya başlar. Sokaktaki yaşlı sütçünün yorgunluğunu yüreğinde hisseden bir çocuk. Edep onda, ahlak onda… 

Yine geçen gün Ahmet Hoca bana anlattı: Furkan, şehit olduktan sonra bir gün kapı çaldı. Kapıyı açtım, iki küçük çocuk kapıda. ‘Amca biz sokakta bir resim gördük. O abinin şehit olduğunu duyduk. Evini sorduk, burası olduğunu söylediler. Bu eve geldik. Sen o abinin nesi oluyorsun.’ 'Ben babası oluyorum' dedim. O sokakta resmini gördüğüm abi bizi her gördüğünde bize harçlık verirdi. Çocuklar sonra kendisini tanıtıyorlar. İki tane yetim çocuğu… Daha önce Ahmet Hoca da anlatmıştı. Furkan’a az da çok da harçlık versem akşam eve geldiğimde cebinde harçlık yok. Ben de soramıyorum. Bu kadar para nereye gitti diye… Aynı sokaktaki yetim çocukla cebindeki harçlığı paylaşabilen. Bugün anlattı bana Ahmet Hoca: ‘Nuh Naci Yazgan Üniversitesi'nde dersteyim. Sınıfın en çalışkan çocuğu… Dersine defalarca girip çıkmışım. Geçen gün Osman isimli o çocuk yanıma geldi. Bana dedi ki ben Furkan’ın arkadaşıyım. İlkokuldan arkadaşıyım. Arkasından şunu anlatıyor: İlkokulda Furkan ile okurken, Furkan bana namazı öğretti ve Furkan beni namaza başlattı. Namaza başladıktan sonra Furkan beni sabah namazlarını camide kıldırmaya alıştırdı. dedi 

Furkan’ın mezarını ziyaret eden Papaz 

Ramazan Kayan, Mavi Marmara'da kendileriyle birlikte bir de papaz olduğunu söyleyerek devam etti: “İlginç bir papazdı. Keşke vaktimiz olsaydı da papaz ile ilgili anılarımızı uzun uzadıya anlatsaydık. 88 yaşında, ayakta zor duruyor. Biz Türkiye’ye döndük. Daha sonra Türkiye, İsrail’in elinden Mavi Marmara gemisini aldı. İstanbul’a getirdi. İstanbul’da bir karşılama töreni yapıldı. Çok ciddi bir katılım olmuş. İşte bu Papaz, gemi karşılama törenine katılmak için Vatikan’dan kalkıp İstanbul’a geldi. Kendileri de bir konuşma yaptı. Öyle bir konuşma yaptı ki bütün Müslümanlar şaşırdı. Papaz konuşuyor, bizimkiler tekbir getiriyor. O program bitti. O papaz İstanbul’dan kalkıp Kayseri’ye geldi. Furkan’ın mezarını ziyaret etti. Mezarın başında adamın etrafını sardılar. İlk cümlesi ne oldu biliyor musunuz? ‘Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Onlar diridirler. Siz bilemezsiniz.' Bakara Suresi 154. ayeti okuyor. Okuyan kim? Papaz! Kime okuyor. Türkiye’deki Müslümanlara! Papazın son cümleleri de şu oldu: 'Furkan sadece sizin şehidiniz değil, bizim de şehidimiz. Furkan’ın yarım bıraktığı mücadeleyi biz de sürdüreceğiz.' İşe bak, papaz, Furkan’ın çizgisini sürdürecek. O zaman yükümüzün ne kadar ağırlaştığını varın siz hesap ediniz. “ dedi.
Muş İlder Kültür Evinde her ay düzenli yapılan 44.konuğunu ağırlayan "Bir Konu,Bir Konuk" programının devamlı takipçileri Üniversite öğrencilerinin ve konuklarının soru-cevap şekliyle tamamlanan Araştırmacı-Yazar Ramazan KAYAN'ın sohbetlerinin ardından Muş İlder Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Akif Bingöl'ün günün anısına plaket takdimleriyle program bir sonraki konuğun sohbetiyle buluşmak üzere son buldu.

Editör: Erdal ŞAHAN